Blog Yazıları
       Likya Üzerine Yazılar

                         Likya Yolu'na Dair Etkinlik ve Arkeoloji Yazıları

Avrupalı Seyyahların Seyahat Hazırlıkları

      Bu blog yazımızda Avrupalı yağmacı seyyahların, Anadolu seyahatleri için yaptıkları ilginç hazırlık süreçlerini anlatmaya çalışacağım. 17.yy dan başlayarak yapılan bu şehir ve arkeoloji seyahatlerinde seyyahlar tecrübelerini aktarırlarken bu seyahatlere kendi sömürgeci ülkelerinin genç gezginlerini teşvik etmek amacıyla kullandıkları dil ve tavsiyede bulunma üslubu gözlerden kaçmıyor doğrusu. Daha sade anlatımla “Anadolu’nun kadim arkeoloji zenginliği o kadar fazla ki, biz bu kadarını kaçırabildik, sizler daha donanımlı olarak daha az hatayla daha çoğunu başarabilirsiniz” demek istiyorlar adeta. Muhakkak ki bu seyyahların arasında iyi niyetli bilimsel çalışmalar yapmak isteyenler vardır fakat oldukça azınlıktadırlar. Bu yazıyı hazırlarken sayıları yaklaşık 20’ yi bulan Avrupalı seyyahın bu konuda ki farklı dillerde ki notlarını yazılarını inceleyerek süreci tamamladık. Geliniz kısa bir bilgilendirmeden sonra Avrupalı seyyahların bu gezilere hazırlık süreçlerinin ve sonrasında yapacakları yeni sanat eseri aramak için teşvik ve tavsiye notlarının küçük bir kısmını birlikte okuyup anlamaya çalışalım.

      Avrupa’da 17.yy dan başlayarak Rönesans’ ın getirdiği akımlardan etkilenmeleri sonucu Avrupalı seyyahlar antik dönemlere ait sanat eserlerini aramaya ve toplamaya başlamışlardır. Bu amaçla Avrupa’ nın sömürgeci devletleri tarafından kurulan arkeoloji müzelerin içlerinin doldurulabilmesi için adeta bir arkeolojik eser sömürgeciliği yarışı başlamıştır. Bu amaçla dünyanın en zengin arkeolojik mirasının sahibi olan ekonomik ve politik olarak zayıf düşmüş Osmanlı Devleti normal olarak ilk hedef seçilmiştir. Bu Avrupalı yabancı gezginlerin Anadolu’da ki arkeoloji gezileri ve yağmaları sonrasında “Asia Minor” yani “Küçük Asya” adını verdikleri seyahatnameler yayınlamışlardır. 19.yy dan itibaren Avrupalı seyyahların yapılan kazılar sonucu bulunan eserlerin kaçak bir şekilde yurtdışına çıkarılmaya başladığının Osmanlı Devleti tarafından fark edilmesi sonucunda önce ivedilikle yabancı kazı ekiplerinin kazı izinleri iptal edilmiş, ardından devlet bu mirasa sahip çıkmak için Osman Hamdi Bey, Ethem Eldem Bey, Halil Ethem Bey gibi aydınları görevlendirmiştir. Bu sayede milli olarak hem arkeolojik kazılar hem de müzecilik faaliyetleri başlamıştır. Hakkını vermek gerekir ki bu arkeoloji hırsızlığı sayesinde bizler bu adımları atarak durumun önemini anlayabilmişizdir.

      1820’ li yıllarda Anadolu o zamanlar ulaşılmaz bir yer gibi düşünülüyordu. Orayı ziyaret eden bütün gezginler seyahat dönüşlerinde düştükleri tehlikeleri anlatıyorlar, şikayetçi bir halde dönüyorlardı. Tournefort gibi bazıları, kaç kere eşkiya saldırısına uğrayarak yoldan geri dönmek zorunda kaldıklarını hatıratlarında anlatmıştır. Kimileri de hikayelerine bir savaşa gidiş hazırlığından söz ediyormuş gibi yazılarına son veriyorlar. Bu seyyahlardan Albay Leake, tepeden tırnağa silahlı bir muhafız takımıyla yolculuk yaptığını, hatta bazıları bir bekçi gözetimi altında uyuyabildiğini belirtiyor. Buradan anlıyoruz ki o yörede ki insanların birçoğu bu seyyahların niyetlerinin farkında, en azından iyi niyetli olmadıklarının bilincindedir. Fransız tarihçi ve arkeolog Texier’ in çoğu yanlı ifadeler bile olsa kendi kaleminden bu durumu anlatan satırlarıyla devam edelim.

      "... Bazı gravür ressamları bu arkeolojik çizimleri yaparken bir elinde tüfek, öbür elinde kurşun kalemiyle bile görülmüştür. Azimli gezginlerin bu gezilerini durduracak engeller muhakkak oluyordu. Sonucu şansa bağlı ani saldırılar ve çatışmalar gerçekleşiyordu. Gezginlerin anlattığı akıl almaz güçlükler, yolculuğa çıkacakları hiç de teşvik edecek şeyler değildi. Küçük Asya' da seyahat edecek olan herhangi bir kişi, Asya ülkelerinin güven vermeyen insanlarından, oraları inceleme ve eserlerini araştırma isteklerini gizlemeye mecburdu. Çünkü arkeoloji incelemelerinde halk, oranın bir istila ve yağma düşüncesiyle incelendiğinden şüphe ediyordu. Gezginler, bu ülkelerde güvenle gezmek ve Avrupalı bilginlerin hırs ve hevesle benimseyecekleri derecede bilgi elde edebilmek için, sıradan tüccar kılığına girmek zorundaydılar...

     "... Söz konusu bölgeyi yıllarca dolaşabilmiş biri olarak, yerel yönetimlerin ya da köylülerin engellemeleriyle karşı karşıya kalmak şöyle dursun, bizlere özel şekilde ve dostça hizmet sunulmuştur, yardım görmediğimiz zamanlarda en zorunlu ihtiyaçları elde etmekten bile yoksun kalınacak kadar kimsesiz olan bu bölgeye, rahatça girmeyi başardık. ( Seyyahın padişah nezdinde aldığı özel yazılı bir izninin olduğu anlaşılıyor.) Bu durum, Avrupa'da hemen duyuldu ve yayıldı. Bunu ülkemde anlatmakta acele ederek arkeolojinin ve özellikle tarihin öğreteceği birçok şeyi kapsayan ülkemizin gezginlerini davet ettik. İşte bu tarihten sonra Asya gezileri çok arttı ve çok verimli oldu. İngiltere ile Almanya ve Rusya, ortak bir dayanışma ve düzenlemeyle milletlerini doğunun incelenmesine yönlendirmelerine rağmen, bu konudaki bilgileri, daha yeni doğuyor gibiydi..."(Anlaşılıyor ki Texier’ in tavsiyesiyle devlet yönetimi nezdinde Fransa kapitülasyon anlaşmalarının seyahat izni alabilmek için ve sahada daha rahat hareket edebilmek için Fransa lehine kullanılmasının avantajından bahsediyor.)

      "... Bir gezginin Küçük Asya da izleyeceği ilk prensip; yanlarına gideceği halka güvenmesidir. Misafirperverlik, iyi karşılama bozulmamış adetlerindendir. Burada en önemli şart, az bile olsa dillerini konuşmak ve amacını kendi başına belirtebilmektir. Tercümanların bir ölçüye kadar faydaları inkar edilemez. Türkçeyi ancak orta derecede bilirler. Bunlar aslında gerek geçilecek yollar ve gerekse bulunması çok gerekli çareler hakkında, gezginlere daima yanlış şeyler anlatırlar. O halde, bu bölgelerde uzun geziler yapmak isteyenlerin, yeter derecede Türkçe konuşmaları ve hiç değilse kolayca sayı sayabilmeleri büyük önem taşır. Bu sayı sayma bilgisi hem mesafeler ve hem masraf hesapları için gereklidir. Para ve ölçüleri tanımak kolaydır. Mesafeler, yürüyüş saatiyle ölçülür. Bir at, normal yürüyüşle saatte altı kilometre yol alır. Bu hesap, yıllar süren deneyimlerle belirlenmiştir. Küçük Asya'yı dolaşmak isteyen bir gezgin alınması zor olsa da bütün bölgelerde geçerli bir Padişah Fermanı elde etmek zorundadır. Bursa, İzmir gibi büyük illerin valileri, konsolosların isteği üzerine, kendi sınırları içinde geçerli olan “buyrultu” lar verirler; fakat bu kağıtlar, Ferman etkisi taşımaktan çok uzaktır. Bir yere gitmek için “tezkire” denilen bir kağıt daha vardır ki, bu ancak posta konak yerlerinden hayvan almaya yarar. Bu son iki tür kağıdın eksik tarafı, gezgini gümrük kontrolünden muaf tutamamasıdır. Halbuki elinde Ferman olan seyyah, karada veya denizde, hiçbir yerde gümrük kontrolüne takılmaz..."

      (Burada blog yazarı olarak açıklama yapmak mecburiyeti doğmuştur. Yerel halk bu seyyahlara arkeoloji hırsızlığı dışında olumsuz bakmamaktadır. Fakat rahatça çalışabilmeleri için ve halkın müdahil olmaması için en üst derece izin olan padişah fermanı gerekmektedir. Padişah fermanı her seyyahın kolayca alabileceği bir izin değildir. Sadece devletler arası taleple alınabilmektedir. Burada devletleri araya sokan söz konusu seyyahın ve izni isteyen devletin amacının büyüklüğünü anlayabiliyoruz. Ve o dönemde kapitülasyon anlaşması gereğince Fransızların başvurduğu bir yöntemdir. İçerikte anlaşılacağı gibi sadece gezmek ve merak amaçlı verilmiş olan bu fermanlar asla arkeolojik eser götürebilme yetkisi taşımaz. Fakat seyyahlar bu izni daima kötüye kullanmışlardır. Fransız devletinin isteği üzerine alınmış bir Ferman örneğini paylaşalım.)

      "Bab-ı Ali'm nezdinde Fransa'nın elçisi Baron Rous’in, takdim ettiği namede Fransız muteberanından …… isimli şahısın Dersaadet'ten Tarsus'a bir merak (?) seyahati icra etmek için Frenk hizmetkarlarıyla gideceğini bilbeyan muteber-i mumaileyhin Dersaadet'ten Tarsus'a mumaileyhin ne şahsı ve ne eşya ve binekleri hakkında hiçbir suubet olmaması, kendine luzumu olan erzakın tedariki ve mumaileyhin tam bir himayet ve muhfifaza ile imtiyazat-ı saltanattan müstefid olması matlubdur. İradem, balada mezkur olduğu vechile ifa edilmelidir. İstanbul'dan Tarsus'a kadar münasib surette ivasına, ve ne kendi ve ne de eşya ve hayvanları için düçar-ı müşkilat olmamasına ve taciz edilmemesine, erzak-ı lazimesinin tedarikine ve imtiyazüt-ı saltanata tevfikan himayet-i misafirperveraneyi her vakit bulmasına mezid-i dikkat eyleyesiniz. iş bu Fermanın muhteviyati budur. Vusulünde mücibince amel edesiniz."

Yazım Tarihi: Safer 1251 (20 Haziran 1835) Padişah Çevirmeni Annibal Dantan.

      Texier’ in notlarına devam edelim; “... Gezginin, beraberinde götüreceği adamların en önemlisi, iyi bir kavastır. Kavas, fermanı taşıyan kişidir ve bu kavas, her halükarda Türk'tür. Her yerde güzel bir karşılama görür. Kavastan sonra aşçı gelir ve sonra tercüman gelir. Bunlar; genellikle "ülkenin bütün dillerini aynı şekilde konuşurum" diye kendilerini takdim ederler. Bu husus, neredeyse doğru gibidir. Bundan başka çarşı alışverişini yapar ve gezgin yerel yönetimi ziyaret ettiği zaman yanında bulunur. Kervan düzeni çok dikkat ister. Ücret, her at ve her saat başına bir kuruş, on para idi; fakat bugün bu teşkilat bozulmuş gibidir. Bundan başka ücretler de dikkat çekecek derecede artmıştır. En iyisi, bir Ermeni kervancı ile sözleşme yapmaktır. Kervan hayvanlarından daha güzel bir bineği olmasını ve atın kendisinin olmasını isteyen kişi, bu konuyu, kervancıyla yaptığı sözleşmeye yazmalıdır. Böyle yapmazsa, köylerde haraca kesilmek ve bekletilmek tehlikesiyle karşılaşabilir. Gezi araçları, tahtadan veya deriden iki çift yolculuk sandığı ile küçük bir çadır, katlanır bir yatak ve nihayet taşınabilir bir mutfaktan, yani tencere ve metal tabaklarla iki su fıçısından oluşur. Bundan başka sandıklar, seyahat kitapları, pusula, dürbün ve yapılmak istenen ilmi araştırmalarda kullanılacak aletler gibi eşyadan ibarettir. Eski eserler ve tarihi anıtların çizimi için bir ressam gereklidir. Ancak, yüklerinin daha hafif olmasını isteyenler, bir “camera lusida” denilen küçük; fakat önemli bir yardımcı aleti bulundurmalıdırlar. Yollarda kısa süreli duraklamalarda da işe yarayacak olan büyük bir ressam şemsiyesi bulundurmak gerekir...”

      "... Bir diğer konu ise bu sanat incelemeleri boyunca sağlığın korunması hususudur. Yararlı malzeme türünden sülfatdikinin, laudanum, amonyak ve bir miktar müshil ile kazalara karşı makas, neşter, cehennem taşı ve sargı bezi gibi nesnelerden oluşan ufak bir eczaneyi de saymak gerekir. Bundan başka boynuz veya şişeleriyle birlikte bir kan alma aletini de bulundurmak faydalıdır. Sülük yapıştırmanın yerini tutacak olan bu ufacık alet, gerektiğinde çok işe yarar. Asya'nın hemen hemen bütün durgun sularında sülük bulunur; fakat onu kullanmadan önce, birkaç gün boğazının temizlenmesi gerekir. Eğer bu yapılmazsa, zehirli oldukları takdirde ısırdıkları yeri yara eder ve şişirirler. Bir de darbe sonucu kan oturmasına karşı kullanılan bir şırınganın bulundurulması unutulmamalıdır. Aşırı sıcak yüzünden çıkabilecek sivilcelere karşı yakı bezi de bulundurulmalıdır. Bu bölge insanlarına yapılacak küçük bir tedavi, onların üzerinde en güzel etki aracıdır. Buna karşılık çok minnettar kalarak büyük bir gayretle hizmet ederler. Bilgisizlikleri sebebiyle bu yörelerde doktor çağırmak, neredeyse faydasızdır; fakat bugün için hemen hemen her şehirde bir Avrupalı doktor bulunmaktadır. Eski doktorlar, sadece kan alan berberlerdir. Normal hastaların ya ayağından veya kolundan kan alırlar ve bu organı sıcak tutarlar. İnsan anatomisini bilmemelerinden bu işi çok az doğru yaparlar..."

      "... Yolculukta, yorgunluktan ileri gelen ufak tefek rahatsızlıkları ve özellikle sıtma ve dizanteriyi asla ihmal etmemelidir. Güneş çarpmasını, kenarı geniş bir şapka giymekle ve yazı yazıp resim yapmak gibi şeyleri, büyük bir şemsiye altında gerçekleştirmekle önlemelidir. Diyete uymak çok kolaydır. Bu konuda ülkenin hayat standardına uygun hareket etmek yeterlidir. Şarap, tütün ve kahve kullanmak hiç zararlı değildir. Sütle beslenmeye alışmış mideler için bu maddenin her türlüsü bulunur. Meyveler, Asya'da genellikle pek lezzetli ve boldur; fakat bunları asıl yetiştikleri yörelerde dikkatle seçmek gerekir. Ancak, yerlilerin çok yedikleri patlıcan ve olgunlaşmamış salatalıktan uzak durmak gerekir. Bunları kısaca söylemek gerekirse "gezgin, memleketinde alıştığı gıda rejiminden ayrılmamalıdır" demek yeterlidir. Çay içmeye alışmış olanlar, bunu her zaman yaparlar. Bu içecek, bölgede hem sıradan ve hem de çok az bulunan şarabın yerini tutar. Salamuralar, sağlıklı gıdalar değildirler. Bölgede pek bulunmadığı gibi, bulunanı da neredeyse kokmuş gibidir. Eşyasını çoğaltmaktan korkmayanlar, kutu konserveleriyle kuru sebze taşıyabilirler. Ancak, en önemlisi, yurt içindeki durak yerlerinde ve özellikle gezici aşiretlerde genellikle bulunmayan ekmek yerine, İzmirlilerin paksimada (peksimet) dedikleri bisküviden, bir çuval bulundurmaktır. Doğrusu, göçebeler ekmek yapmazlar ve bunun yerine pide dedikleri bir şey yaparlar ki bu kızgın sac üzerinde birkaç dakika bırakılan mayasız bir hamurdan başka bir şey değildir. Yollarda, sürekli olarak koyun eti ile yumurta ve tavuk bulunacağından emin olunmalıdır. Göçebelerin ürettikleri sütlü gıdalara alışanlar, dengeli beslenmeden her zaman emin olurlar; çünkü her köyde olduğu gibi her aşirette süt çok boldur. Bunu ya tatlı veya ekşi olarak kullanırlar. Bu ikinci şekil, yoğurt adını alır ve bütün köylülerin gıdasının temelini oluşturur. Alınacak sağlık tedbirleri çok kolaydır. Efes (Ephese) tarafları gibi bazı bataklık yerlerle nehir yatakları bir tarafa bırakılırsa, ülke tamamen sağlıklıdır..."

      "... Sözü edilmeye değer önemli ayrıntılarından biri de para ve bahşiş meselesidir. Türkçede bulunan bahşiş kelimesinin başka ülkelerde karşılığı yoktur. Bu kelime, ufak bir hizmete karşılık verilen ücret veya bağış gibi bir şey değil, yabancıdan bedava yere sürekli olarak beklenen bir şeydir. Ne var ki bu bahşiş gelişi güzel çok az bir tutara bağlı kaldığından, bu şekilde verilmesinden çekinmeye de değmez. işte beraberinde bir kuruşluk ve yirmi paralık bozukluk bulundurma gereği bundan ileri gelir. Gezi masrafı için alınacak paraya gelince; İstanbul ve İzmir bankerlerinin taşra ile ilişkileri, öncekine göre bugün daha çoktur. O halde İzmir, Ankara, Kayseri ve Halep'te geçerli olacak çekler almak mümkündür. Kervanınızı bu şekilde düzenleyerek, yarımadanın en iç kısımlarına kadar gidebilir, oralardaki bütün sanat harikalarını görebilir, inceleyebilirsiniz..."

      Evet sözü şimdi biz alalım. Birkaç istisna dışında Charles Texier’ in 1832 yılında yaptığı Anadolu gezisi sonrası Anadolu’ya Avrupa’ dan adeta seyahat yarışı başlamıştır. Anadolu’da ki arkeoloji talanının 1830 yılı ile 1869 yılları arasında olduğu ortadadır. Bir Osmanlı aydını olan Osman Hamdi Bey’in gayretleriyle çıkarılan Asar-ı Atika Nizamnamesi ile yurt dışına tarihi gezi, merak, bilimsel araştırma adı altında gizli olarak yapılan bu talan ve yağma durmuştur. Yurtdışında esaret altında yaşayan bu coğrafyaya ve kültüre ait eserlerin tekrar vatanına dönmesi ümidiyle bu blog yazımı sonlandırıyorum.